CHP niye sol bir parti değil? / EMİN ALPER
CHP’ye karşı duyulan hoşnutsuzluk hissiyatı, partililerin Meclis’te yeterince çalışmadıkları ya da yan gelip yattıkları iddiasında değil, solculuktan uzak, etkisiz, geleceği olmayan bir muhalif çizgi tutturmuş olmaları gerçeğinde yatıyor.
Umudunu CHP’ye bağlamış onca insana saç baş yolduran, memlekette onca mesele varken CHP’nin inandırıcı bir alternatif proje üzerine uğraşmak yerine kısır bir laik-antilaik cepheleşmesi üzerinden politika yapıp, devlet hassasiyetlerini sahiplenmesi, çoktan ölmüş ya da ölmekte olan bir sosyolojik grubun kimlik ve yaşam tarzının savunucusu haline gelmiş olmasıdır. Peki bu sosyolojik grup kimdir, nedir? Bunlar anti kapitalist yahut solcu mudur? Değilse, geçmişte ve bugün bunlara solcu görünümünü veren nedir?
TC Devleti solcu muydu?
CHP, modern Türkiye devletini kuran partidir. Hem kadroları hem de zihniyet dünyası açısından CHP’nin en azından 1950’li yıllara (hatta aslında 12 Mart 1971’e) kadar devletle özdeş olduğu bilinen bir gerçektir. Peki 1960’larda solculaşmaya başlayan CHP’nin ve bugün ortalama bir CHP’linin iddia ettiği gibi, anti emperyalist ve devletçi olması hasebiyle, CHP en başından beri solcu ya da sola meyyal bir parti miydi?
19. Yüzyıl’ın sonundan başlayıp 20. Yüzyıl’ın ortalarına dek hızla sayıları artan modern devletler kendilerini iki yolla meşrulaştırıyorlardı: Birinci olarak, lider ülkeleri yakalamak için gerekli kalkınma ve modernleşmeyi sağlamada anahtar bir önemde olduklarını; ikinci olarak ise, sınıflar-üstü bir pozisyon alarak sınıflar arasında bir hakemlik rolünü üstlendiklerini iddia ediyorlardı.
Azgelişmiş ülkelerde ise ikinci işlev, bu ülkelerde henüz sınıfsal farklılaşmanın oluşmadığı inancıyla, devletin hakemlik rolü üstlenmesinden ziyade, bizzat sınıfların oluşmasını engellemesi şeklinde formüle ediliyordu.
CHP de bu çizgiyi izleyerek kendine hem ülkede sınıfsal farklılıkların oluşmasını engelleme hem de ülkeyi hızla kalkındırma, laikleştirme, Batılılaştırma misyonunu biçiyordu. CHP’nin kendini ortanın solunda ilan etmesi, devletçiliğin, ulusal kalkınmacılığın ve daha şahin bir dış politikanın solculuk emaresi sayıldığı 1960’lı yılların politik atmosferinde gerçekleşti.
1950’li yıllarda DP’ye karşı etkili bir muhalefet sergileyemeyen, bürokratik bir restorasyonu gerçekleştirme vaadinden başka bir şey sunamayan CHP’nin imdadına İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın “refah devleti” kavramı yetişti. Devlete ekonomi üzerinde geniş bir denetleme yetkisi veren ve yüksek ücret politikasıyla sınıfsal çatışmaları uzlaştırmaya çalışan bu model, hem CHP’nin devletçi zihniyetine yakındı, hem de Kemalist bürokratlara devlet yönetiminde ciddi bir alan açmaya elverişliydi. Üstelik sınıf çatışmasını önleme misyonundaki partiye sosyal politikaları açısından bir meşruiyet zemini de sağlıyordu.
Artık CHP kendi çizgisini modası geçmiş bir bürokratik devletçilikle savunmaya mahkûm değildi. Modern refah devleti kavramı ve onun arkasındaki ideolojik güç olan çağdaş Avrupa sosyal demokrasisi CHP’nin ve Kemalist bürokrasinin yeni politik çerçevesiydi. Tabii buna bir de üçüncü dünyacı, Sovyetik kalkınma perspektifinin etkilerini de eklemek gerek.
1950’lerin sonundan 1970’lere dek CHP sözü edilen dönüşümü gerçekleştirdi. Partinin organizmasının bu dönüşüme verdiği tepki, eski tip bürokratların 1966 ve 72’de gerçekleşen tasfiyesi ve milli şef İnönü’nün Ecevit tarafından yenilgiye uğratılması sarsıntılarıyla atlatıldı.
Kemalist orta sınıflar
CHP tabiiki salt bürokratların partisi değildi. Kent ve kasaba eşrafı ve toprak sahipleriyle kurduğu ittifakın yanında, modern devletin kurduğu modern eğitim kurumları yoluyla sınıfsal hiyerarşi basamaklarında yükselen, köy ve kasaba kökenli olup aldıkları Kemalist eğitim sayesinde memur, subay, öğretmen, doktor, avukat ve mühendis türü yeni meslek sahibi olan bir orta sınıf da CHP’nin doğal ittifakları arasında yerini almıştı.
Kasaba ve şehirlerde kendilerini bir tür “ileri gelen” (yeni eşraf) olarak gören bu insanlar sınıfsal pozisyonlarını borçlu oldukları Kemalist devlete gönülden bağlılardı. Kemalist devletin kalkındırma, modernleştirme ve gelir uçurumunu azaltma yönündeki pederşahi hassasiyetlerini aynen benimsemişlerdi. Dolayısıyla kendilerine hem kalkınma sürecinde hem de halkın yaralarını sarma işinde öncü bir görevde görüyorlardı. Ancak tecrübeli ve yaşlı CHP elitlerinden daha dinamik ve daha fazla yeni düşüncelere açıktılar. Ecevit’in zaferinin arkasındaki temel güç, kemikleşmiş CHP oligarklarının ördüğü kapalı elit çevresinin duvarlarını kırmakta istekli olan bu yeni Kemalist orta sınıflardı.
İçinden çıkıp geldikleri köy ve kasaba gerçekliğine ihanet etmedikleri psikolojisiyle ve kendilerine biçtikleri öncü misyonuyla bu kesimler Kemalist “halkçılık” ilkesini yeniden yorumlayarak sola açıldılar ve CHP tarihinde ilk kez, kentlerde boy veren işçi sınıfıyla ve kent yoksullarıyla ittifak kurdular.
Bu kesimlerin solculaşmasında azımsanamayacak bir etmen de DP/AP çizgisinin toplumun diğer kesimlerine sunduğu alternatif yükselme kanallarına bu insanların duydukları tepkiydi. Eğitimli, Batılılaşmış bu seçkinlerin ekonomik durumları bir yandan AP’nin enflasyonist politikalarıyla sürekli tehdit altındaydı, bir yandan da eğitim yoluyla edindikleri sosyal prestij, piyasa kanalları vasıtasıyla zenginleşen ve sınıfsal olarak yükselen iyi halli köylülerin ve orta büyüklükteki ‘kaba saba’ tüccar ve girişimcinin etkisiyle zayıflıyordu. Ülkenin kalkınmasının, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen, eğitimsiz ve halkın önyargılarını istismar etmeye teşne bu gruplara bırakılması, Osmanlı’dan bu yana zenginlik ve hırsızlığı özdeş sayan devletçi öncüler açısından kabul edilemezdi.
Ancak Ecevit önderliğindeki bu solculaşmış Kemalist orta sınıflar için azımsanamayacak olan, onlara gerektiğinde kasket taktırıp, köylerin ve gecekondu mahallelerin çamurlu sokaklarında dolaştıran bir halkçılık anlayışı ve özel teşebbüse her daim kuşkuyla bakan bir kalkınmacılık prensibi sayesinde alt sınıflarla ciddi bir ittifak kurabilmiş olmalarıydı.
‘80 sonrası sosyal demokrasinin krizi
Bilindiği gibi, Özallı yılların piyasacı mantığının yarattığı tahribat, alt sınıfların düşen reel gelirleri ve yaygın hoşnutsuzluğa sebep olan yolsuzluklar furyası SHP’yi 1990’lara yaklaşırken tekrar güçlü bir alternatif yapmaya yetti.
Ancak SHP’nin ne ciddi bir programı ne de yoksulları cezbedecek inandırıcı bir vizyonu vardı. Buna rağmen Özal’a duyulan tepki ve yükselen toplumsal muhalefet 70’lere özgü sol koalisyona hayat verir gibi oldu. Oysa SHP’li belediyelerin ardarda yarattığı hayal kırıklıkları, dürüst solcu kimliğinin Özalcı “her koyun kendi bacağından asılır” mantığına teslim olduğunun işareti olan yolsuzluklarla aşınması, parti içinde bitmek tükenmek bilmeyen kişisel iktidar mücadeleleri ve DYP koalisyonu dönemi yanlışları, SHP’nin kitleler nezdindeki bütün inandırıcılığını yok ederken, sosyal demokrasinin o zaman kadar başarıyla ertelenmiş krizini kesin bir şekilde açığa vurdu.
SHP/CHP çizgisinin krizi ulusal kalkınmacılığın kriziydi. Eski işlevlerinden soyundurulan modern devlet hem kalkınmacı hem de sınıflar-üstü hakem pozisyonunun inandırıcılığını hızla kaybederken, kendini modern devletin bu misyonlarıyla sıkı bir şekilde ilişkilendirmiş olan SHP/CHP çizgisinin aynı krizi ta iliklerinde hissetmesi kaçınılmazdı.
“Globalleşme”, “yükselen piyasalar”, “minimal devlet”, “yönetişim” vs. kavramlarının ezici hegemonyası altında bu çizginin tutanacak hiçbir dalı kalmamıştı. Sonuç plansız, programsız, şaşkın bir Batıcı orta sınıf kalabalığıydı. Bu ortamda, aynı çizginin bir başka sonucu olan Ecevit’in DSP’si, rant ekonomisinin yarattığı kokuşmuşluk ortamında bunalan insanlara dürüst ve tarafsız devlet adamı kimliğiyle bir seçenek vadetti. Bu seçeneğin içinin ne kadar boş olduğu ise kısa sürede anlaşıldı. Bu yıllarda kesin bir biçimde aşınan kavramlardan ve hissiyatlardan bir tanesi de “öncülük” idi. Öncülüğün getirdiği sorumluluk duygusuyla yakından ilişkili olan halkçılık kavramının adı yavaş yavaş duyulmaz oldu. Kendilerine öncü misyonu biçmiş olan Kemalist orta sınıflar neo liberal hegemonya altında bu misyonlarını tamamen unuttular. Bir kısmı kendi geleceklerinin kaygısına düşüp, piyasa fırsatlarından yararlanma amacıyla Özalcı yeni kentli orta-üst sınıflara eklemlendiler. Kalanlar küskün ve dermansızdı. Kaybettikleri öncü konumuyla yakından ilişkili olan halkçı-popülist siyaset tarzını yeni yükselen İslamcı muhalefete kaptırmışlardı.
Zaten artık halkçılık demode olmaya başlamıştı. Köy köy dolaşıp sorun dinlemek şovdan; alt sınıfların taleplerine duyarlı olmak, olmayan kaynakları dağıtma sözü veren çiğ bir popülizmden ibaret kalmaya başlamıştı.
Sosyal demokratlarımızın “çağdaşlık” anlayışı artık bu siyaset tarzını eskimiş görmekteydi. Yeni sosyal demokrat, Blair’in gösterdiği “üçüncü yol”da ilerleyen, Batılı, çağdaş yönetişimin ilkelerini kavramış ve bu ilkeleri güya sosyal olan politikalarla harmanlamayı başarabilen bir yeni teknokrat ve yeni profesyoneldi. Ancak Baykal’ın 90’ların ortasında şevkle tutturduğu bu “üçüncü yol” çizgisi de açık bir hezimete uğradı.
Baykal’ın CHP’si
1999 hezimeti sonrası Baykal’ın ortaya attığı “Anadolu Solu” teranesinin ne olduğu tam anlaşılamadan, Kemal Derviş’in transferiyle, bir yana bırakılmaya hazırlanan “üçüncü yol” ya da “sosyal-liberal” sentez anlayışı yeniden canlanır gibi oldu. Ancak CHP’nin bir yılı aşkın süredir izlediği politika, hakim olan çizginin devlet bürokrasisinin ve iyice içine kapanarak büzüşmüş Kemalist orta sınıfların kimlik partisi olma çizgisi olduğunu açık bir biçimde gösterdi.
CHP’de bu çizginin hakim kılınmasında, yukarıda sözü edilen dermansız kalmış “öncü” ruhlu Kemalistler’in 28 Şubat sonrasında ordunun da desteğiyle “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği” ve “Eğitim Gönüllüleri Vakfı” gibi sivil toplum kuruluşlarıyla yeni bir canlanma yaşamasıydı.
Mali olanakları ve güçleri açısından hızlı bir büyüme yaşasalar da içinde bulundukları toplumsal izolasyonu aşamayan (ya da böyle bir niyetleri hiç olmayan) bu sivil toplum kuruluşlarının temel derdi, alt sınıfların ekonomik özlem ve taleplerine duyarlı bir biçimde alternatif bir dayanışma ağı kurmak veya sol bir çözüm arayışına bu insanları ortak etmek değildi.
Bunun yerine, “öncü” sivil toplum çalışanları, soğuk bir elitizmle “çağdaşlık” ve “eğitim” gibi kavramların gücüne sığınarak, yoksulluğun pençesindeki insanların bölücüler ya da şeriatçılar tarafından “istismar” edilmelerini önlemek ve onları Kemalist cumhuriyetçiliğin saflarına katmak için bir karşı propaganda faaliyeti sürdürmeyi önlerine hedef olarak koydular. CHP’nin politik çizgisi, sayıları az da olsa bu Kemalistler’in ideolojik belirleniminden etkilendi.
Bugün CHP’nin tabanını oluşturanlar, merkezde devletçi-milliyetçi çizgilerinden taviz vermeyen eğitimli orta sınıflar, ANAP’ın çöküşünün ardından kendi partilerini bulamamış olan kentli yeni orta sınıflar ve Batıcı zenginler, eski güzel günlerin özlemiyle yaşayan yedi göbekten Halk Partili kasaba eşrafı ve sayıları iyice azalmış olsa da, CHP’nin solculuğundan medet uman birtakım sendikalı memurlar ve işçilerden ibaret.
Ancak CHP bu zayıf koalisyonu bile idare edebilme yeteneğinden uzaklaşıyor. Baştaki çekirdek grubun ‘Mülkiyeli’ refleksleri; demokratikleşme ve Kürt sorunu gibi meselelerde öncülük yerine devlet hassasiyetlerini gözeten anlayışı; ekonomi ve sosyal politika alanında vizyonsuzluğu ve alternatifsizliği; ABD’nin işgaline destek olmayı reddeden, ancak Kuzey Irak’a girmeyi savunan şahin milliyetçiliği; insanlara “iktidarda olsalar aynısını kendileri yapardı” dedirten inandırıcılıktan uzak itirazları ve ısrarla ülke meselelerini laik-anti laik kamplaşması içine sığdırma gayretleri CHP’nin giderek miadını dolduran bir sosyolojik grubun kimlik partisi olduğunun kimi göstergeleridir.
Bu grubun asli üyelerini ulus-devletin aşınan otoritesi yüzünden iktidarı aşınan bürokratlar; kendi Batıcı, steril ve “çağdaş” yaşam tarzlarını herşeyin üzerinde tutan ve ‘yoksul halka çok fazla güvenmemekte ne kadar haklı çıktıklarını’ yükselen İslamcı hareket örneğinde gören; ordunun rejimin bekçisi konumunu ısrarla öven Kemalist orta sınıflar oluşturuyor.
Ekonomik anlamda ciddi bir tedirginlik yaşamayan bu insanlar, kendi laik ve Batıcı kimliklerini herşeyin üzerinde tutuyorlar ve öncülük akıllarına geldiğinde, “eğitim”in öneminden ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip olduğu temel niteliklerden ve bu niteliklerin gerekirse zorla korunmasından söz ediyorlar. Korunması gerektiğine inandıkları şey aslında sosyolojik bir refleksle sahip çıktıkları kendi yaşam tarzları. CHP, kendisinin ezelden beri omurgasını oluşturmuş olan bu kitlenin ruhuna sadık kalarak, kendi devletlu aslına rücu ediyor ve geçmişte yaşadığı solculaşmanın aslında konjonktürel bir durum ve kısaca açılmış, geçici bir parantez olduğunu ilan ediyor.
CHP’nin önemli işleri!
CHP ne sosyal politikalarda emekçilerin çıkarlarını koruma; ne ekonomik kalkınma yolunda; ne de demokratikleşme ve insan hakları konusunda Türkiye’nin önüne inandırıcı bir seçenek koyabiliyor.
AKP’nin mikrokredi gibi, İstanbul’un yoksulluk haritasını çıkarmak, belediyeler aracılığıyla ekmek dağıtmak, iftar çadırları vs. gibi yoksullara yönelik arayış ve politikaları CHP tarafından sadece izleniyor. Oysa bu yardımların “ihsan” niteliği taşıyan düzensiz, enformel, geçici ve keyfi yapısı eleştirilerek, pekâla daha düzenli, gayrişahsi ve saydam bir yardım şebekesi oluşturulması önerilebilir.
CHP, emekçilerin haklarının tırpanlanmasına karşı sadece Meclis’te değil, sokakta da bir muhalefet örgütlemeye girişebilir. Sömürünün en yoğun bir biçimde yaşandığı enformel sektörün sigortasız işçileri için, işsizlik sigortasının kapsamının genişletmek gibi yeni modeller ve kaynak arayışları önerilebilir. Oysa CHP’nin daha önemli işleri var! Avrupa ülkelerinin sosyal güvenlik sisteminin halihazırdaki tırpanlanmış hali bile Türkiye’nin sahip olduğu sistemin fazlasıyla ilerisinde. Demokratikleşme ve insan hakları konusunda öncü bir rol üstlenerek AB’ye entegrasyon bayrağını taşımaktan geçin, salt Avrupa’dakine benzer bir sosyal güvenlik sistemini ülkeye taşımak adına çaba harcayarak, CHP alt sınıflar nezdinde itibar kazanabilir.
Oysa Baykal, türban meselesini daha önemli görüyor. Livaneli ve Derviş’in türban konusundaki yorumlarını, “böyle belki oy alabiliriz, ama Türkiye’nin geleceğini de tehlikeye atarız” diye karşılıyor.
Baykal Türkiye’nin geleceğini ne komşularıyla dostane ilişkiler kuran, sosyal Avrupa’ya eklemlenmiş sosyal bir Türkiye’de, ne de insan hakları ve demokratikleşme konusunda yaşanabilir hale gelmiş, kültürel ve etnik farklılıklarını korkusuzca kabullenmiş bir ülkede görüyor.
O, bu ülkenin geleceğini türbansız bir üniversitede, türbansız cumhuriyet kokteyllerinde, şehit analarının hassasiyetlerinde, Kıbrıs’ta Denktaş politikalarında, ceberrut YÖK’te, Ata’ya şikayet törenlerinde görüyor.
Çünkü CHP özgürlük ve demokrasi isteyen vatandaşın, kimliğini özgürce ifade etmek isteyen Aleviler’in ve Kürtler’in, çalışma ve sosyal güvenlik haklarının sonuna kadar takipçisi olan emekçilerin, insanca bir yaşam isteyen yoksulların değil; koltuklarına sıkı sıkıya yapışmış bürokratların, kendi steril, Batıcı hayat tarzlarında doğal bir üstünlük gören miadı dolmuş bir sosyolojik grubun partisi olmayı seçiyor. Sorun da bu tercihin muhalefete verdiği zarardan kaynaklanıyor.
Emin Alper
Gelecek Dergisi Sayı 16
Ocak 2004[/b]