vazife
QUOTE
Gözünüzün önüne, diyelim orta yaşlı, “ortalama” bir Türk vatandaşı getirin. 12 Eylül’ü ta içinden yaşamış olmasın ama hiç değilse hatırlayacak yaşta olsun. Bu ülkenin siyaset gelenekleriyle ciddi bir hesaplaşma yaşamış olmasın ama ortalama Türk sinisizminden kopuk da olmasın. Kısacası, her bakımdan “ortalama”, dolayısıyla da “temsilî” olsun.
Bu adama gidip anlatsanız, deseniz ki, “Din ve şeriat korkusunu kaşıyıp Kemalist militanlığı ayaklandırmak için, Kemalist bir yargıcı dinci bilinen birine öldürttüler. Bunun doğuracağı kargaşa ve protesto ortamında yönetime el koyacak bir fırsat oluşabileceğini düşünüyorlardı” falan filan...
Bu “ortalama” vatandaşın “Vay canına! Olmaz böyle şey, birader!” deme ihtimali yüksektir. En azından, “Yahu, oynamasınlar memleketin huzuruyla! Baksana, borsa düşüyor!” diyebilir. “Ecnebilere çok ayıp oluyor” diyen bile çıkabilir.
Ama bu aynı vatandaş(lar)a, “Almışlar on iki Kürd’ü, kurşuna dizmişler. Sonra da bilmem nere yolunda gömmüşler” derseniz, gene büyük bir ihtimalle, “Ee, bu işler böyledir. Onlar bilir kimi ne yapacaklarını. Bize karışmak düşmez” yollu bir cevap alırsınız.
Geçen gün Yıldıray’ın yazdığı, kimilerine intihar ettiren, devlet kadroları arasında “asıl Ergenekon”dan fazla telâş uyandıran, medyada bazılarının (bilinçli Ergenekon militanlarını demiyorum) devlet koruyucusu kesilmesine yol açan da bu.
Bu adama gidip anlatsanız, deseniz ki, “Din ve şeriat korkusunu kaşıyıp Kemalist militanlığı ayaklandırmak için, Kemalist bir yargıcı dinci bilinen birine öldürttüler. Bunun doğuracağı kargaşa ve protesto ortamında yönetime el koyacak bir fırsat oluşabileceğini düşünüyorlardı” falan filan...
Bu “ortalama” vatandaşın “Vay canına! Olmaz böyle şey, birader!” deme ihtimali yüksektir. En azından, “Yahu, oynamasınlar memleketin huzuruyla! Baksana, borsa düşüyor!” diyebilir. “Ecnebilere çok ayıp oluyor” diyen bile çıkabilir.
Ama bu aynı vatandaş(lar)a, “Almışlar on iki Kürd’ü, kurşuna dizmişler. Sonra da bilmem nere yolunda gömmüşler” derseniz, gene büyük bir ihtimalle, “Ee, bu işler böyledir. Onlar bilir kimi ne yapacaklarını. Bize karışmak düşmez” yollu bir cevap alırsınız.
Geçen gün Yıldıray’ın yazdığı, kimilerine intihar ettiren, devlet kadroları arasında “asıl Ergenekon”dan fazla telâş uyandıran, medyada bazılarının (bilinçli Ergenekon militanlarını demiyorum) devlet koruyucusu kesilmesine yol açan da bu.
"etik" yokluğu
QUOTE
“Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” ideolojisinden söz ediyordum geçen gün. Haldun Taner, Gökalp’ın bu dizesini bir oyununun adı yapmış, orada İttihat ve Terakki’yi de, genel olarak bu ideolojiyi de mizahî bir biçimde eleştirmişti. Bu sözün başka bir eleştirisini ben hatırlamıyorum. Belki tek tük, orada burada bir şeyler söylenmiştir, ama dişe dokunur bir eleştiri bilmiyorum. Örneğin Hilmi Ziya Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’nde Gökalp üstüne uzun uzun yazmış, ama bu sözlerini ele almamıştır. Doğrudan Ziya Gökalp üstüne kitabında da böyle bir eleştiri hatırlamıyorum.
Aslında sorun Gökalp’in söylediği üç beş söz değil. Bizim düşünce geleneğimizde ciddi bir “etik” vurgusunun zaten olmaması gibi bir sorun var.
Aslında sorun Gökalp’in söylediği üç beş söz değil. Bizim düşünce geleneğimizde ciddi bir “etik” vurgusunun zaten olmaması gibi bir sorun var.
Etik soyutlaması: görelilik
QUOTE
Diyelim ki bir halk masalında, bir toprak sahibi var (adı isterseniz “ağa” olsun, isterseniz “lord” veya “daimyo” vb.). Ona belirli vergiler veya hizmetler sunmakla yükümlü köylüler de var. Köylülerden biri, sözgelişi sunmakla yükümlü olduğu şu kadar kilo buğdayı beyinden kaçırıp saklıyor. Bey numarayı yutabilir ama tabii hepimizin ne yaptığını gözleyen bir yüce göz var. O bu hileyi görüyor ve vergi kaçıran köylüyü “çarparak”, diyelim eşek kılığına sokarak cezalandırıyor.
Bu masal, çok saydam bir biçimde, feodal beyin uygun gördüğü “etik” adına konuşan bir masal değil mi? Öyle. Besbelli. Şimdi, “üstyapıdır” derken kastedilen de aşağı yukarı bu. Kendisi tarihî, dolayısıyla değişime açık bir üretim tarzı, kendi işleyişini garanti altına almak için böyle bir “etik” yaratıyor. Ayrıca, o “etiği” herkese kabul ettirmek için böyle bir masal (edebiyat) biçimi de yaratıyor. Bunlar hepsi o üretim tarzı değiştikçe değişir.
Ama zaten değişiyor veya daha doğrusu karşıtlarıyla birlikte varoluyor. Çünkü anlattığım masalla aynı zamanda şöyle bir masal da anlatılıyordur: çok aç gözlü bir toprak beyi varmış. İlle de vergisini eksiksiz istermiş. Bir köylü hasta çocuğuna bakmak için vergisinin bir kısmını saklamak istemiş ama bey işi anlamış, hem iki kat vergi almış, hem köylüyü kırbaçlatmış... ama o deminki yüce güç işe karışıp bu sefer bu açgözlü beyi aç bir eşek kılığına sokarak cezalandırmış.
Şimdi, o da, bu da, aynı zamanda “dolaşım”dadır, çünkü zaten aynı soruna iki farklı bakışı temsil ediyorlar. Ama dinleyen, yani “tüketen”, muhtemelen aynı insan değildir. Böylece “etik”in “görece” olduğunu bir kere daha kanıtladık mı? Üstelik aynı üretim tarzı içinde tamamen farklı anlayışlar olabiliyor.
Şimdi, bir “masal somutluğu” içinde anlatılan bu hikâyelerin “mesaj”ını biraz daha soyut ve genelleyici bir dille formülleştirmeye çalışalım: “Bir anlaşma ile birisine vermeyi kabul ettiğin şey, senin elinde olduğu halde, kendi kendine onu vermekten vazgeçmen ve saklaman doğru bir hareket değildir.” Yani bunu “toprak beyi”, “köylü”, aralarındaki sınıf farkı ve eşitsizlik vb. somut ve özgül ayrıntılarından arıttığında, taş devrinde de, şimdi de, doğru bulduğunu onaylayacağın bir ilkeye varmış olmuyor musun?
Bu masal, çok saydam bir biçimde, feodal beyin uygun gördüğü “etik” adına konuşan bir masal değil mi? Öyle. Besbelli. Şimdi, “üstyapıdır” derken kastedilen de aşağı yukarı bu. Kendisi tarihî, dolayısıyla değişime açık bir üretim tarzı, kendi işleyişini garanti altına almak için böyle bir “etik” yaratıyor. Ayrıca, o “etiği” herkese kabul ettirmek için böyle bir masal (edebiyat) biçimi de yaratıyor. Bunlar hepsi o üretim tarzı değiştikçe değişir.
Ama zaten değişiyor veya daha doğrusu karşıtlarıyla birlikte varoluyor. Çünkü anlattığım masalla aynı zamanda şöyle bir masal da anlatılıyordur: çok aç gözlü bir toprak beyi varmış. İlle de vergisini eksiksiz istermiş. Bir köylü hasta çocuğuna bakmak için vergisinin bir kısmını saklamak istemiş ama bey işi anlamış, hem iki kat vergi almış, hem köylüyü kırbaçlatmış... ama o deminki yüce güç işe karışıp bu sefer bu açgözlü beyi aç bir eşek kılığına sokarak cezalandırmış.
Şimdi, o da, bu da, aynı zamanda “dolaşım”dadır, çünkü zaten aynı soruna iki farklı bakışı temsil ediyorlar. Ama dinleyen, yani “tüketen”, muhtemelen aynı insan değildir. Böylece “etik”in “görece” olduğunu bir kere daha kanıtladık mı? Üstelik aynı üretim tarzı içinde tamamen farklı anlayışlar olabiliyor.
Şimdi, bir “masal somutluğu” içinde anlatılan bu hikâyelerin “mesaj”ını biraz daha soyut ve genelleyici bir dille formülleştirmeye çalışalım: “Bir anlaşma ile birisine vermeyi kabul ettiğin şey, senin elinde olduğu halde, kendi kendine onu vermekten vazgeçmen ve saklaman doğru bir hareket değildir.” Yani bunu “toprak beyi”, “köylü”, aralarındaki sınıf farkı ve eşitsizlik vb. somut ve özgül ayrıntılarından arıttığında, taş devrinde de, şimdi de, doğru bulduğunu onaylayacağın bir ilkeye varmış olmuyor musun?